
Mafya Dizilerinde Aile, Kardeşlik ve Otorite
Sosyal ortamlarımızı ve toplumun sosyalizasyon sürecini değiştirip dönüştürmede etkin bir güce sahip olan medya, yayımlanan içerikler üzerinden çeşitli bakış açılarının gelişmesine imkân sağlamaktadır. Mafya dizileri, kan bağına dayalı bir aile yapısı içinde örgütlenen “ağabey” ve “baba” kadrolarıyla TV kanallarında ve internet mecralarında boy göstermektedir. Bu kadrolar, aile bağı ve kardeşlik vurgusuyla yönettikleri kitlenin sosyal ve siyasal temsilcisi, adalet mekanizması ve yeri geldiğinde ekonomik dayanağı olarak sunulmaktadır.
Mafya kadrosu, “iyi şiddeti” uygulamadan önce kardeşlik bağlarından ve kabileci söylemlerinden bahsederek yayın akışı içerisinde şiddeti ve sosyopatiyi meşrulaştırır; artık silahların çekilmesi mubah hâle gelir. Aşiretçiliği fetişleştiren bu söylemlerde, kabile içi milliyetçilik öne çıkarılır; düşman kabileleri ve mafyaları haksız çıkarmak, yenmek adına kardeşlik ve namus söylemleri fetişleştirilir. Uygulanacak şiddeti “iyi şiddet” hâline getiren bu söylemler, akıllara Er Ryan’ı Kurtarmak filmindeki “Tanrı bizim yanımızdaysa onların yanındaki kim?” repliğini getirmektedir. Mekân olarak yoksul mahalleleri seçen bu yapımlarda, karakterlerin ekonomik gelir kaynakları ise gayrimeşrudur.
“İyi Şiddet”, “Kötü Şiddet” ve Müzakerenin Yokluğu
Bu seçim, oluşacak bir çatışma sahnesi için ideal bir seçimdir. Çünkü iletişimsel boyutuyla ele aldığımızda gayrimeşrunun varacağı nokta şiddettir. Şiddeti olumlayan bu izlerkitle için iyi bir tercih olan bu ekonomi politik, olası bir çatışma sahnesinin yolunu açabilmekte, aynı zamanda “iyi şiddet” ile “kötü şiddet” için bir karşılaşma ortamı hazırlamaktadır. En etkili iletişim dilinin çatışma olduğu bu mafyalar ve mahalle birimleri içerisindeki iletişim modeli tek yönlü olup er-komutan ilişkisini andırmaktadır. Müzakerenin sağlanmadığı yerde mücadelenin olacağını gösteren bu yapımlarda, tek uzlaşma alanı kısa ateşkeslerdir. Bu ateşkesler ise taraflar için sadece mühimmat desteğini imler.
İyi karakterin uyguladığı şiddeti meşru görürken kötü karakterin uyguladığı şiddeti olumsuzlayan izleyici, şiddeti belirli şart ve durumlarda kabul eder görünmektedir. Bu durum, çocuklar ve gençler açısından şiddetin meşrulaştırılması, şiddete karşı duyarsızlaşma, kesici ve delici aletler ile silah kullanımının normal görülmesi gibi birçok olumsuzluğa kapı aralamaktadır. Şiddet içeren dizilerin çocuklar üzerindeki olumsuz etkileri, yapılan araştırmalarla bilinmektedir. Mafya dizilerini izleyen çocuklar, isteklerini zorbalıkla gerçekleştirip çevrelerine karşı saldırgan tavırlarda bulunmaktadırlar. Bunun yanında, yayımlanan dizilerdeki iletişimin tek yönlü boyutu mutabakat kanallarını tıkayarak kamusal alanın ve iletişimsel eylemin tanımlanmasının önünü keser. Örneğin son zamanlarda yayımlanan Çukur dizisinde, İdris Baba karakteri ve arkadaşları dışındaki tüm mafya ve benzeri teşekküller, bu karakterlerin şiddet uygulamasının meşru görüldüğü gruplar hâline gelir. Çünkü ortada görüş, mutabakat ve iletişim zemini bulunamaz. Müzakere yokluğu, şiddetin önünü açar. Dizilerde ve diğer yayınlarda tekrarlanan mesajlar, başrol karakterleri üzerinden sürekli vurgulanmakta, izlerkitlenin ve özellikle gençlerin davranışlarına da etki etmektedir.
Sıfır Bir’de Mahalle, Racon ve Ağabeylik
Örneğin Adana Sıfır Bir dizisindeki başrol karakterlerinin kullandığı söylem kalıplarının, benzer mahallelerdeki gençlere nüfuz ederek onların dilsel kalıpları hâline geldiği gözlemlenmiştir. Hürriyet Mahallesi’ndeki ağabeylerin dizi içerisindeki konumu, uyuşturucuya karşı savaşan eski mahalle ağabeylerinin devamı niteliğindedir. Yerleşik olan ve çeşitli mücadelelerle kazanılan “racon” mefhumunu her koşulda korumak ve bundan asla ödün vermemek, ağabeyliğin yerleşmiş yasalarından biridir. Bir lider etrafında örgütlenmeye sahne olan Hürriyet Mahallesi, yoksul ve çeşitli hizmetlerden mahrum kalmış bir bölge niteliğindedir.
Bu anlamda verilen bir ödün, “beyler ve ağabeyler” nezdinde diğer “kötü” ya da “iyi” mafyalara karşı zayıflamak anlamına gelirken yoksul mahalleler dışında yaşam alanı bulunmayan “en alt tabakadakiler” için yaşam alanlarının kökten yok olmasıdır. Temelinde uyuşturucu baronlarına karşı verilen mücadelenin yattığı dizide, senaryo ve izlediğimiz sahneler, “uyuşturucuyla mücadele” noktasında merkezi otoritenin, yani devletin, mahalle birimlerine girmemesi üzerinden bizi “iyi şiddet” ile buluşturur. Bu şiddeti uygulayanlar, arkadaşlarını uyuşturucu yüzünden kaybetmiş, bu uğurda bedeller ödemiş ve hâlâ kötü güçlere karşı bedel ödemeye devam eden kişilerdir. Manuel Castells, kentleri anlamanın yolunun öncelikle mekânsal birimlerin nasıl oluştuğunu anlamaktan geçtiğini söyler. Castells’e göre kent, kolektif tüketimin sağlandığı ve işgücünün yeniden üretildiği mekânsal birimdir. Kentler, işgücünün yeniden üretimi için gerekli olan eğitim, sağlık ve konut gibi kolektif tüketim ihtiyaçlarının karşılandığı mekânlardır. Eğitim, sağlık, ulaşım ve konut gibi ihtiyaçların karşılanması, emeğin yeniden üretimi için gereklidir.
Castells: Kent, Kolektif Tüketim ve Temsiliyet
Devlet bu noktada, işçilerin işe yeniden hazır hâle gelmelerini sağlayacak şekilde aracılık eder. Bu yönüyle kentler, aynı zamanda işgücünün yeniden üretildiği mekân birimleridir. Kurgu içerisindeki mahallelerde ise devlet neredeyse yok gibidir. Devlet ve piyasa, emeğin yeniden üretimi ve tüketimin devamlılığı için bütün bu ihtiyaçları karşılamazsa kentsel ve toplumsal hareketler ortaya çıkacaktır. Castells, kapitalist toplumda mekânı; emek güçleri ve sermaye arasında oluşan çelişkiler, bu çelişkiler sonucunda oluşan toplumsal hareketler ve bu hareketlerin sistemi tehdit eden yıkıcı sonuçlarını önlemek için devletin ortak tüketim süreçlerine yaptığı müdahaleler çerçevesinde analiz etmektedir.
Bu minvalde, bu dizilere konu olan mahallelerdeki birimler, siyasal ve sosyal temsilden mahrum bırakılan grupların farklı temsiliyet kanalları bulmak maksadıyla oluşturduğu teşekküller olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu örgütlenme; gayrimeşru yollarla elde edilen paranın tek elde toplanması ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılması, haksızlık görüldüğü yerde mahalle ağabeylerinin bir meclis kurması ve çözüm için sorunun taraflarıyla görüşmesi şeklinde tecelli etmektedir. Her türlü katılımın tüketimle mümkün kılındığı çağımızda, bu sahneler siyasala yönelik bir protestodur. Ulus Baker, görüş ve kanının yok edildiği toplumlarda her protestonun “terör” biçiminde karşımıza çıktığını söyler. Bu düşünce biraz açıldığında, “en alttakiler” için günbegün daralan kamu onlara ayak basacak zemin bırakmamakta; neoliberalizmin tebdilikıyafetlerini giymeden dışarı çıkanlar doğrudan yabancı durumuna düşmektedirler.
“Yabancı” olarak fişlenmek ve temsiliyet taleplerini, şikâyetlerini dinleyecek mekanizmaların yokluğu, bu insanları son kertede teröre kadar varan bir noktaya götürür. Çünkü görüş ve kanı yok sayılmıştır. Sanat yönetmenleri, yayın akışı içinde kaybetmişliği, dışlanmışlığı, mücadeleyi ve kardeşlik bağlarını vurgulayan duvar yazılarına ve görsellere yer vermektedir.
Mafya Dizilerinde Ağabeylik ve Adalet
Sanatsal açıdan bakıldığında yenilikçi yaklaşımlar sergileyen Çukur ve Adana Sıfır Bir, görsel malzemeleri ve kullandıkları müziklerle takdir ve beğeni toplamıştır. Sıfır Bir dizisinde mahallenin ağabeyleri olan Savaş, Cihan ve Özgür çocukluk arkadaşıdır. Üçüncü sezonda, yolda mahalle ağabeyini görüp ona ne yaptığını sorduklarında, ağabeyin “uyuşturucu satıcılarına karşı” eylem hazırlığı içerisinde olduğunu söylemesiyle Savaş ve arkadaşlarına rol model olduğu vurgulanmıştır. Yine üçüncü sezon içinde, hapishanede çocuğa yönelik cinsel istismara gönderme yapılmış ve bu suçtan yargılanan mahkûm öldürülmüştür.
Hayvan sevgisinin de aşılandığı dizide, yerleşik devlet mekanizması ortadan kalkmakta, ağabey otoritesi ve “adaleti” uygulanmaktadır. Savaş ve arkadaşları, Adana’nın Hürriyet Mahallesi’nde gayrimeşru yollardan para kazanırken arkadaşlarının mahallenin diğer “kötü” ağabeyleri tarafından öldürülmesi sonucu ateşli silahları ellerine alırlar. Yerleşik düzenin bozulması, adaletin sağlanmaması ve gençlerin uyuşturucudan ölmesi üzerine karşı eylemlere girişerek “iyi şiddeti” uygulama ve mahallenin “ağabeyliğini”, yani adalet dağıtıcısı olma rolünü üstlenirler.
Son zamanlarda popülerlik kazanmış Adana Sıfır Bir, Çukur ve İçerde ile eski bir dizi olmasına rağmen popülerliğini koruyan Kurtlar Vadisi’ndeki en önemli durumlardan biri, sosyal ve siyasal yapılanmanın yine dizi içerisindeki ağabeyler ve babalar tarafından sağlanıyor oluşudur. Adaletin değişik tarz ve biçimlerde sağlandığı, ancak hepsinin sonunda şiddetin bulunduğu bu yapımlarda, en genel veçhesiyle yerleşik adalet sistemi yok sayılmakta; hatta emniyet müdürleri, dizilerdeki ağabey ve babaları polis merkezlerine “çay içmeye” davet etmektedir (bkz. Çukur ve İçerde). Cumhuriyetin genç olduğu yıllarda Anadolu köylerinde gözlemlenen aşiretçilik mantığı, kendini sanayi şehirlerinin varoşlarında yeniden kurmuştur. Devletin köklerinin tam anlamıyla ulaşmadığı köylerde sosyal dayanışmayı sağlayan, aşiret ya da köy halkının ihtiyaçlarını karşılayan ağalar, kendi otoritelerini uygulamakta ve feodalizmi anımsatan çerçeveler sunmaktadırlar. Ancak Cumhuriyet ve devlet mekanizmasının yayıldığı dönemlerde, Cumhuriyeti ve çoğulcu sistemi hedef hâline getiren şeyh ve ağalar bu mekanizma karşısında tutunamamışlardır.
Bauman’ın Yabancıları: Duvarlar, Güvenlik ve Korku
Bugün geldiğimiz noktada, panoptik bir gözetim çerçevesinde kapitalizm tarafından işgücü olarak kullanılan yoksul mahalle bireyleri, Baumancı bir yaklaşımla yabancı hâle getirilmekte ve fabrika dışındayken kapitalistler tarafından sadece korku unsuru olarak görülmektedir. Onları yabancı hâle getiren ise içinde bulundukları kültür ve birazdan açacağımız duvarın arkasında olma ya da “onlardan” olmama durumudur.
Kapitalist üretim ilişkileri, yabancıyı hem yakın hem uzak tutmak durumundadır. Çünkü o, hem güvenilmezliğinden dolayı korkulacak bir unsur hem de sömürülecek işgücüdür. Bu nedenle iş sahipleri, kendilerini korunaklı duvarların içerisine çekerek güvenlik önlemlerini artırmakta, yükselttikleri duvarlara jiletli tel taktırmakta, güvenlik kameralarına başvurmakta ve daha sonra ev içi güvenlik sistemleriyle uzaktayken bile “düzenlerini” korumaktadır.
Ancak buradaki temel nokta, güvenlik seviyesi arttıkça yabancıya duyulan korkunun ve yabancılık seviyesinin de yükselmesidir. Kendilerini adalet sağlayıcı ağabey ve babaların kollarına bırakan bu “yabancılar” ya da kendi emeğine yabancılaştırılmış kitleler, bunu eğitimsiz oldukları için mi yapmaktadırlar? Yoksa ayak basacakları tek zeminin bu yoksul mahalleler olmasından ötürü mü?
Temsiliyet Krizi ve Piyasanın Yayın Kuralları
Neoliberal sistem, ayak basacak mekân bırakmamakta ve her yeri ticarileştirmekte; politik ve edebî sohbetlerin yapıldığı kamusal alanları tüketim uğruna daraltmaktadır. Baudrillard’ın ifadesiyle sahte gereksinimlerin üretildiği bir mekân ve yönetim tarzı sunan bu sistemde, siyasala, toplumsala ve diğer tüm haklara katılımın ölçeği sermayedir. Tüm parametrelerin sermaye olduğu böyle bir çağda, bu “yabancılar”, ağabeylerinin ve beylerinin gerekirse “öl” dediği yerde ölen bu insanlar, başka gidecek yeri olmayan vatandaşlar olabilirler mi? Yoksa kabullendikleri sosyal durumlar ve yönetsel iktidar, onların son çıkış yolu mudur? Kabullendikleri adalet kavramı, onlar için tek adalet midir?
Temsiliyetin para ile mümkün olduğu, mekânın yeniden tanımlandığı bu çağda, her türlü temsil hakkından yoksun olan bu insanların yer aldıkları diziler, onların son temsili görüntüsü müdür? Bu “yabancıları”, “temsil hakkından azade insanları”, “duvarın ötesindekileri” (ya da nasıl tanımlarsanız, kısaca bu insanları) tanıtarak yayın hayatına giren tüm dizi, film vb. içeriklerin, kendilerini kabul ettirmek için piyasanın yayın kurallarına uymaları gerektiğini göz önüne alırsak sözü edilen temsiliyet krizini aştıklarını mı, yoksa krizi derinleştirerek sermayenin kitlesel ve popüler gücüne entegre olduklarını mı söyleyebiliriz? Bunlar, temsiliyet ve iletişim krizi içerisinde olduğumuz çağımızda, sadece bu yapımlar ekseninde değil, genel manada düşünmemiz gereken sorular olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak şu bir gerçektir: Kurtlar Vadisi serisinin vurucu sloganlarından olan “Sonunu düşünen kahraman olamaz” ifadesi şöyle okunursa toplum açısından faydalı olur: Sonunu düşünen ve ölçülü davranan, mutlaka iyi bir şey yapmış olur.


